7 Aralık 2018 Cuma

IYI AILE YOKTUR


Son günlerde bireyselleşme çabamızı, eğitimimizi, çocuklara ve gençlere neyi  nasıl salık verdiğimizi hasbel kader edinilmiş bir vakit bolluğu sayesinde çok fazla düşünüyorum.  Aslında  gündemi  takip edenler farkediyordur diye umuyorum bu konuların çok fazla konuşulduğu, yine bu  konuların işlendiği kitap ve yayının aynı anda ortaya çıktığı  günlerden geçiyoruz. Tüm bu yayınların aynı anda ortaya çıkması doğru ve yanlışlarıyla toplumsal bir ihtiyacı da ortaya koyuyor.

Aslında yine hasbel kader edindiğim bir kitap bu konuda daha fazla düşünmeme sebep oldu. “İyi Aile Yoktur” ile Nihan Kaya bize nereden başlamamız gerektiğiyle ilgili önemli şeyler söylüyor bana göre. Çocukla başlamalıyız diyor, çünkü çocuk tüm yaratım sürecinin de başlangıcı!

Kitabı okuyalı hayli zaman oldu. Ödünç verdiğim ve alıntılar da yapmak istediğim için ancak  yazma fırsatı bulabildim, umuyorum ki yazdıkça  yarattığı ilk etkiyle çağrışan cümleler de tekrar hatırıma gelir. Kitap Sarajevo’da farklı evlerde gezinip, Banja Luka’ya  küçük bir seyehat yaptı. Benim öyle pekte okuyucusu olmayan blog adresimde kimlere ulaşır bilmiyorum ama kitleleri değil bireyleri hedeflediğim için yine hasbel kader bu kitaptan birilerini haberdar edebilirsem büyük mutluluk duyacağım.

“İyi Aile Yoktur” iddialı bir kitap adı gibi dursa da kavram olarak birçoğumuzun dile getiremediği iç seslerden biri bana göre. Kendi aileme , akrabalarımın,arkadaşlarımın, tanıdığım insanların, dışardan gözlemlediğim insanların ailelerine baktığımda, evet iyi bir aile göremedim bugüne kadar.  Çünkü kimse ailesini seçemez, kimse ailesi değildir!  Dostoyevski’nin “Bence insan, yakınlarını sevmek olanaksızlığıyla birlikte doğar. Akrabalar arasındaki sevgi bu bakımdan iğrençtir. Hak edilmemiştir çünkü. Sevgiyi hak etmek gerekir.” sözü de bu minvalde bir şeyler söylüyor diye düşünüyorum. Çünkü aile içinde de her ne kadar karşılıksız bir sevgi alışverişinden söz edilse de, sevgiyi haketme süreci her zaman var.

Kitabın ön kapak görseli

 Ben kitapların genelde giriş cümlelerini önemserim ve Nihan Kaya’da kitaba çarpıcı bir cümle ile başlıyor: “Çocukluk bir cehennemdir.” Bunu Hallacı Mansur’dan bir epigrafla okuyucuya açıklıyor: “Cehennem, acı çektiğimiz yer değildir. Cehennem acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir.”   Ve ekliyor yerleşik bakış açımız çocuğun acılarını görmemizi engeller.

Nihan Kaya’nın baktığı taraftan evet çocukluk bir cehennemdir, çünkü genel kanı farklı olsa da aslında birey olma kavramını en yalın haliyle çocuklarda görebiliriz. Bir çocuk otoriteye göre değil içten gelen sesiyle hareket etmek ister, özgürlük bilinci üst düzeydedir, karşılaştığı her durumu sorgular ve sürekli sorular sorar. Herkesin çocukluğunu iyi hatırlamasının ve çocukluğa özlem duymasının temel sebebi aslında yaratılıştan getirdiği bilinç düzeyine tekrar ulaşabilme arzusu gibi gelir bana. Bunu Tom Robbins, Parfümün Dansı romanında hem metaforik  hem de reel bir tanımlamayla şöyle anlatır: “Doğduğumuz zaman yuvarlak, keskin, saf bir yüzümüz vardır. İçimizde evren bilincinin kırmızı ateşi yanar durur. Ama yavaş yavaş, bizi, ana babalar yer, okullar yutar, sosyal kuruluşlar emer, kötü alışkanlıklar kemirir, yaş ise tüketir. Sindirildiğimiz zaman, tıpkı ineklerdeki gibi altı mideden geçtiğimiz zaman, pis bir kahverengi tonunda çıkarız.”  Nihan Kaya kitabında  cehennemi yaratan aile, okul ve diğer tüm  bu etkenleri  ve bunu nasıl yaptıklarını anlatıyor. Her insanın biricik olmasından yola çıkarakta daha çok yanlışları anlatıyor ve kitabı bir nasihatler kitabına dönüştürmüyor.

Kitapta çocuğun sevgi ihtiyacı, anne olmanın yarattığı tramvaların çocuk üzerinde sınanması, çocuğa saygı duyma ve çocuktan saygı beklentisi, çocuğu birey olarak kabul etme, çocuğun kendini gerçekleştirme talebine ket vurma  ve daha onlarca başlık bulmak mümkün. Ve tüm bu konular sizi kendi çocukluğunuza ve kendi iyileşme sürecinize götürüyor. Ya da hala iyileşmeyen yaralarınızın farkına varmanızı sağlıyor. Çok etkili ifade edilen birkaç konuya burada değinmek istiyorum. Fazlasını merak edenler mutlaka kitabı edinmeliler. 

Nihan Kaya

“Saygı, ülkemizde maalesef çok yanlış kullanılan, içi boşaltılmış bir kavram. Saygı itaat değildir. Karşılıklı olamayan, hiyerarşiye dayalı bir şeye “saygı” adını verebilmek çok zor.”  diyor Nihan Kaya. Ne de güzel özetlemiş. Ülkemizde saygı konusu kutsallar alanında değerlendirilir. Anne, baba,öğretmen, devlet bizim dokunulmaz kutsallarımızdır. Dolayısıyla kendimizi korumak adına da olsa bu kutsallar ile karşı karşıya geleceğimiz her durum saygısızlık olarak adledilir ve özellikle çocukluktan başlayarak zoraki bir saygı talebi mevcuttur.  Oysa saygı ancak saygı gösterilerek öğretilebilir.

“Eğer çocuk gerçekten de aileyle, dünyayla tam bir uyum ve entegrasyon içinde olursa varoluşu sahte bir varoluş olacaktır. Bizimle tıpatıp aynı şeyleri duyan, düşünen, aynı şekilde var olan bir çocuk, ilerleme anlamına gelmez,yani, gerçek bir çocuk değildir. “  Bu cümleyi daha okur okumaz yiğenlerimden biri geldi aklıma.  Ablam tabi ki çocuğunu uyumlu ve itaatkar olması hasebiyle bir nimet olarak değerlendiriyordu. Ben ise daha bu kitabı okumadan spesifik bazı örnekler üzerinden bunun normal olmadığını savunmuştum. Kitapta bu durum Winnicott’un bir sözüyle de anlatılıyor: “Yetişkinler itaati büyümekle karıştırırlar; halbuki itaat, çocuğun en büyük ahlaksızlığıdır.” Çünkü çocukluk daha önce de belirttiğim gibi birey olmanın en yalın ve saf halidir bana göre. Yine bu bakış açısıyla ablamın küçük kızı ise çok normal ve sağlıklı bir çocuk(birey)  çünkü bildiğini okumak istiyor, karşılaştığı tüm olayları sorguluyor ve engellendiği taktirde sorun yaratıyor . Burada kitaptan bir alıntı daha yapmak istiyorum: “… çocuğunuzun doğuştan getirdiği özün kendisini gerçekleştirmesine izin vermemeniz, bence çocuğu öldürmenizle zaten eş anlamlı.” diyor .  Yani çocuklarımızı yerleşik bakış açısına kurban ediyoruz.*

 “Ne yana baksam, ne yana baksam, ne yana baksam yanakları her gün semiren, temiz, ütülü kıyafetleri üzerlerine her gün ayrı bir özenle giydirilen, sıcak tutulan, buna karşılık, bir ‘kişi’ olmak üzere doğan ve bir ‘kişi’ olmayı biteviye isteyen kişilikleri her geçen gün daha da çok ezilen, baltalanan, bedenleri büyürken ruhları her geçen gün daha çok solan, üşüyen, ölen, sömürülen, işkence gören çocuklar görüyorum ve bu durumu düzeltebilmek için, diğer yazdıklarımın üzerine böyle bir kitap yazmak ve bu satırları okuyanlardan da bunları erişebildikleri herkese anlatmalarını rica etmek, burada yazdığım ve yazamadığım şeyleri gidebildiğim her yerde ulaşabildiğim herkese gücüm yettiğince anlatmak dışında bir çare bulamıyorum.” diyor Nihan Kaya. Ben 36 yaşındayım ve sanırım bizim jenerasyonun tamamı bu tanıma uygun olarak büyütüldü. Kitapta da belirtilen fiziksel annelik modeli ile temiz tertipli ama ruhu hasta çocuklar yetiştirmek pekte modası geçmeyen bir durum aslında. İtiraf etmeliyim ki beni fiziksel bir anne büyüttü. Ama gönül isterdi ki annem gerçekten bu modelin içerisine girdiğini kendi kendine itiraf edebilseydi. Ya da günümüzün anneleri bu farkındalığa sahip olabilselerdi. 

Fiziksel annelik modelinden kitapta daha bilimsel bir bakış açısıyla bahsediliyor ama ben de bu konuda tecrübeli bir çocuk olarak (evet hala çocuk ) bir şeyler söylemek istiyorum. Fiziksel anneler  çocukluğu çalınmış ve kendini gerçekleştirememiş insanlardan çıkıyor genelde. Talep ettiği saygıyı görememiş, talep ettiği eğitimi alamamış, kendi kararlarını almak konusunda engellenmiş, daha kendisi çocukken evlenmek durumunda kalmış ve yine daha kendisi çocukken bir başka çocuğu büyütme sorumluluğu edinmiş ve bizim toplumumuz da maalesef bunu tek başına yapmak zorunda kalmış bir kadının farklı bir annelik modeli geliştirmesini beklemek büyük bir hata olur. O kendini gerçekleştiremediği tüm arzularının tatminini iyi bir eş, ev hanımı ve anne olma yoluyla sağlayabileceğine inanır. Ama bunu iyi yapabilmek noktasında edindiği bilgi ve tecrübe de toplumsal birikimden ibaret ve eğer içinde bulunduğunuz toplum farklı bir annelik modelini size öneremiyorsa kısır döngü kaçınılmaz oluyor.

Kendi annem özelinde gözlemlediğim bir şey ise, zeki ve potansiyeli olan bir kadınken ev hanımlığına ve anneliğe mahkum edilirseniz fiziksel bir anne olma mükemmelliyetçiliğinin yanı sıra kendi küçük komününüzün otoriter liderine de dönüşebilirsiniz. Şükrediyorum ki yaratılıştan gelen bir içgüdüyle her zaman otoritenin karşında durdum yoksa ben de kendimi gerçekleştirme arayışımı ve potasiyelimi anneme kurban edebilirdim.

Evet bu yazı bir blog yazısına görece uzun olacak gibi duruyor ama müsaade ederseniz devam edeceğim.

Kitabın ikinci bölümü modern eğitim sisteminin tarihçesi ile başlıyor.  Burası çok önemli çünkü modern eğitim denilen şey aslında 18. yy de başlayan sosyal dalgalanmalar yüzünden ve sistemin devamını sağlamak amacıyla yeniden düzenleniyor. Yani fabrikalarda zor şartlarda çalışabilecek, otorite karşısında sorgulamadan saygılı, yaratıcılıktan uzak bireyleri yetiştirmek için. “Okullar, hiç kimse yazar olsun, sanatçı olsun diye değillerdir. Hep söylediğim gibi , hayat hiç kimsenin yazmasını ya da yaratıcı olmasını istemez. Yaratıcı içgüdümüz, en sağlıklı içgüdümüzdür, ve biteviye kendisini gerçekleştirmek için uğraşır. Ama dünya, aile, okul, toplum, iş ve kurumsallaşmış her şey aracılığıyla bu yaratıcılığı dört yandan bastırmaya, öldürmeye çalışır.” diyor Nihan Kaya.

Çocuğu aslında okul hayatından itibaren birey olarak kabul etmek, onun kendine ait fikirlerine saygı duymak ve bu fikirleri geliştirmesine yardımcı olmak gerekiyor.  Bu kez kendimden bir örnek vermek istiyorum. Bu gerçekten ilginç bir çocukluk anısıdır, zannediyorum 6. sınıfta yapılacak bir münazara etkinliği için çok ısrarcı olmama rağmen o dönem Türkçe öğretmeni olan Sadiye hanım (ilginç bir şekilde adını da hatırlıyorum) beni münazara grubuna dahil etmemişti.  Gerekçe olarakta tüm arkadaşlarımın yanında beni ukala bulduğunu beyan etmişti.  Bu benim için memnuniyet verici bir geri bildirimdi ama özgüveni çok gelişkin olmayan bir çocuk için hayat boyu fikir beyan etmeme, farklı düşüncelerini saklama, toplum içinde konuşma becerisi geliştirememe gibi etkileri olabileceğini de gözardı edemeyiz. Yani eğitim sistemimiz insani faktörler yüzünden de çok kötü durumda ve bu insanlar toplumun bir farklı bir yerinde yine bir anne ve babalar.

Kitapta bahsi geçen bir konuya daha değinerek  yazıyı sonlandırmak istiyorum.  Çünkü içeriği çok geniş ve iyi düşünülmüş bir kitap ve ne kadar anlatsam alıntılasam da kitabın kendinden başkası  bunu daha iyi anlatamaz diye düşünüyorum.

Son aylarda hafızalardan çok çabuk silinse de çocuk istismarı ve çocuğa şiddet konuları çok fazla gündem oldu. Bu tarz bir istismara nasıl engel olunur soruları havalarda uçuştu ancak biraz sonra da alıntılayacağım üzere aslında çocukların kişiliklerini zedeleyerek dışardan gelecek her tehlikeye onları açık hale getirenler yine anne babalar.“Yetişkin birinin bir başka yetişkine vurduğunu gördüğümüzde hemen araya giriyor, ama yetişkin birinin çocuğa vurması, bağırması karşılığında elbirliğiyle sessiz ve kayıtsız kalıyoruz. Aslında elbirliğiyle, aslında çocuğa normal olduğunu öğretiyoruz.” diyor kitapta.  Yine bir başka başlıkta “ Bir başkasının çocuğumuzu herhangi bir şekilde istismar etmesini önlemenin tek yolu,çocuğun eleştirel, sorgulayıcı, aktif düşünen zihinsel mekanizmasını en başından örselememektir.” diye ekliyor.

Peki aktif düşünen, sorgulayıcı çocukları nasıl yetiştireceğiz? Ailesinden başka gidecek bir yeri olmadığını bilen çocuğu sürekli eleştirerek, kendi doğrularımız ve toplumsal kabuller ile bizimle yaşayabileceğini ona öğreterek bunu başarabilir miyiz?  Bakın kitapta bunun için ne diyor Nihan Kaya: “Bir başkasının çocuğumuzu eleştirmesine asla müsaade etmemeliyiz. Çocuğumuzu –zaten eleştirmememiz gerekmekle birlikte – bir başkasının yanında asla, asla eleştirmemeliyiz. Başkaları yanında eleştirilen ve başkalarının eleştirmesine müsaade ettiğimiz çocuk, kendisini kimseye karşı savunamayan, haklarını arayamayan, tırnakları kökünden sökülmüş bir çocuktur. Halbuki hayat, o tırnakları kullanmasanız bile bazen göstermeniz gereken, aslanlarla dolu bir arena.”

En başa dönersek, aslında toplum olarak yaralarımızı sarmanın ve ilerlemenin  en doğru yolu ruh sağlığı yerinde ve yaratıcı “bireyler” yetiştirmek  ve bunu çocukluktan başlayarak yapabilmek. Bu nokta da “İyi Aile Yoktur” önemli bir kaynak kitap. Bu konuları biz çocuksuz insanlar çok fazla düşünüp, tartışıp duruyoruz ancak o çok önemli kararı vermiş, yani anne baba olmuş kişilerde umuyorum ki bu yönde daha çok çaba gösterirler.

Bu nasıl bir blog yazısı Pesimist Sultan’da şaşkın ama  sanırım eylemleri devam edecek…


* Kitap içerisinde çocuğun kurban edilmesiyle ilgili ayrı bir başlık daha var ancak bu başlık biraz daha mitlerle ilgili ve özel.  Henüz bahsi geçen mit hakkında araştırma yaptığım için bu konuyla ilgili daha sonra ayrı bir yazı yazacağım.


4 Eylül 2018 Salı

INSTAGRAM'DA DÜĞÜNÜMÜZ VAR BEKLERİZ...





Benim sadece bir tane sosyal medya hesabım var. Tabi sosyal medyadan kastım eşle dostla iletişim halinde olduğumuz Facebook,Twitter gibi hesaplar. Ben bunların resimli olanını yani Instagram’i kullanıyorum. Neden sadece Instagram derseniz de, ülkenin o hırçın siyasi gündeminden uzak durmak için diye hemen cevabı yapıştırabilirim.

Bu resimli sosyal hesap fikri hiçte fena değil aslında. Birçok bilişimci ya da internet tutkunu valla bu benim aklıma gelmişti aslında diye atıp tutsa da insanlara görsel bir iletişim alanı yaratma fikrini bulan arkadaşa uygulamanın parasal değerine de bakarak tam puan veriyorum. Ancak biraz vakit ayırabilince adamlar da ne fikirler var iken biz bu fikirleri ne için kullanıyoruz konusu benim açımdan daha ilgi çekici bir hale geldi.

Başlangıçta sanatsal çalışmalara da sahne olan Instagram gündemi bizim gündemimize doğru hızlı bir yolculuğa çıkmak zorunda kalmış. Sene bilmem kaç olmuş, adamlar milyar dolarlık uygulamalar yaratıyor filan ama bizim gündemimiz belli. Biz evleniyoruz!

Seneler geçtikçe bizde de düğün dernek konuları  daha sade hale gelir mi bilmiyorum ama biraz da kendimi tekrar ederek sene bilmem kaç olmuş diye üzerine basmak istiyorum ki hala gösterişli kına geceleri, şehir inşaa edilecek paralara düğün yapmalar filan, olayı baya çığrından çıkarmış durumdayız.

Olayın halka inen kısmında da çok hikaye var oraya geleceğim ama önce ünlüler dünyasında ki bir düğün örneği ve bu düğünün günlerce gündemimizi nasıl meşgul ettiğinden, sosyal medya hesaplarında bu düğünden nasıl da bahsedildiğinden konuşalım isterseniz. Yani ben gözlemlerimi anlatayım, siz de bir şeyler söylemek isterseniz yorum kısmına yazarsınız.

Evet şanslı ünlümüz Mert Fırat. Aslında yerim yerim yereceğim kişi Mert’in hanımı ama sevgili,yakışıklı,dürüst,yaptığı siyasi çıkışlarla halkın adamı gözüyle bakılan oyuncunun sosyetik bir güzel ile evleniyor olmasına ne kadar şaşırdığımı söylemeden geçemeyeceğim. Efendim hadi bu adam bir hata yaptı diyelim peki bu hatunun evlenirken içinden çıkan canavara ne demeli?

Bu abla, Amerika'da George Washington Üniversitesi'nde okumuş sonra London School Of Economics’de  yüksek lisans yapmış. Babadan da zengin olunca kendi şirketini filan kurmuş. Ama bu çok tahsilli Türk kızı nikahı öncesi kına gecesi yapmadan edemedi. O yetmedi davetlilerin bulunduğu salona Osmanlı Sultanları tercih ederlerdi bilirsiniz, dört kollu taht ile geldi. Sonra gelsin sosyal medya paylaşımları gitsin haberler.


Bu insanların evlilik merasimine kondurdukları kuş bir yana bu kişilerin ve fanlarının sosyal medya hesapları üzerinden yaptıkları paylaşımlar, bu sayfa ve paylaşımların takip edilme oranı ve beğeni sayıları beni dehşete düşürdü.

Bir sosyal medya düğünü için neler yapılır? Hazırlığından makyajına tüm detaylar kayıt altına alınır ve paylaşılır. Gelinin kına gecesinde ne giyeceği, gelinliğinin nasıl olacağıyla ilgili bilmem kaç bin adet paylaşım yapılır ve altına zilyon tane yorum yapılır. Sonra gelin hanım kankaları ve nedimeleri ile yüzlerce fotoğraf paylaşır. Kına gecesinin tüm detayları davetlilerin sosyal medya hesapları üzerinden canlı paylaşılır. Burada fanlar devreye girer ! Davetlilerin hesapları titizlikle takip edilir.  Fotoğraflar toplanır, bir daha ve bir daha paylaşılır. Milyonlarca insan bu egzantrik kına gecesini konuşur. Milyonlarca beğeni filan derken aman Allah’ım harcanan zamana ve enerjiye bakın! Bu enerjiyle okul inşaa edilirdi ya neyseydi, olsundu. Yeter ki genç ve ünlü çiftimiz mutlu olsundu.

Aslına bakarsanız olayın halka inen kısmında da çok farklı şeyler olmuyor. Sadece harcanan paranın miktarı değişiyor. Gelinin arkadaşları son model makyajları ve kıyafetleriyle çok çeşitli paylaşımlar yapıyorlar. Ülke ekonomik krizden kırılıyor, herkes şikayet ediyor filan ama arkadaşın düğünü için kredi kartı borcuna biraz daha eklense bir şey olmuyor.  Belki burdan bizi de bir beğenen olur kaygısı  ya da hoşlandığı çocuğa, sevgilisine mesaj vermek amacıyla hafif yan profilden  çekilen hepsi birbirinin aynısı fotoğrafların ardı arkası kesilmiyor. Bir yapmacıklık, bir beğenilme arzusuyla yanıp tutuşmalar filan. Yani yurdumun güzel insanları her zaman olduğu gibi konuyu yine çok yanlış anlıyor.

Ben buralar da yazı yazmayı bıraktığım yıllarda henüz Facebook ile eğleşmekte onun inovasyonlarına ayak uydurmaya çalışmaktaydık. Şimdiler de ise yüzlerce benzer uygulama ve sosyal medya hesabının içinde boğulmaktayız.Artık  sosyal medya hesaplarından para kazanılıyor olsa da biz göbek atarken fotoğraf çekme konusunda daha cevvaliz.

Sonra ki yazım, sosyal medya ticareti üzerine olacak zira orada da malzeme çok. Hepiniz konuyu biliyorsunuz ama vaktim de varken aynayı tutan ben olmak istiyorum. Pesimist Sultan lanet olası bir optimist olarak sahalara geri döndü.

22 Şubat 2013 Cuma

SANAL SEVGİLİ PART 1




 Yine arayı açtım değil mi? Ev ödevi verdim yazacağım hep birlikte üzerine konuşacağız dedim ama işler güçler müsaade etmedi. Söz veriyorum daha sık yazacağım artık!

30 yaşımın üzerinden 3,5 ay geçti yaklaşık... Belki yeri değil ama bir sayı tümcesinin arasına virgül girince bende bir mutluluk hasıl olur genelde. Siz de tam olmayan rakamları seviyor musunuz bilmem ama bir sayının tam ve eksiksiz olması beni rahatsız eder. Hatta küsuratlı rakamları neden illa tamamlamak isteriz, ona altındaki ya da üstündeki bir rakamın değerini biçmeye çalışırız anlamam. Biliyorum matematik bunu çok güzel açıklıyor ama ben matematiğin de bazen açıklanamayan hayatın bir parçası olmasını istediğim için onun da zaman zaman kusur yaratmasını bekliyorum sanırım. Evet 30 yaşımın üstünden kusurlu bir rakamsal değeri olan ama sevimli bir 3,5 ay geçti.

Bu yaşın beni daha özgür kıldığını söylemiştim daha önce. Hala aynı şeyleri düşünüyorum. Belki hayatımın dönüm noktası değil, belki çok fazla şey değişmedi bu zaman diliminde ama söylenişi bile tedirgin eden bir yaşın kolları altına sığınmak mutlu etti beni.

Mutlu olmak dedim de hadi mutluluk üzerine konuşalım biraz da. Mutlu olmaktan ne anlıyoruz?Gerçekten tüm dünya bir şekilde ilişkiler ve cinsellik çevresinde mi dönüyor ? Hayatında bir kadın olmayan bir erkek , hayatında erkek olmayan bir kadın ya da bunun değişik versiyonlarıyla ilgili beklentisi olan homosapien topluluk mutsuz mu ?

Einstein'in bir lafı var bilirsiniz :" Mutlu olmak istiyorsan bir amaca bağlan insanlara ya da eşyalara değil !" der. Einstein mutlu muydu? Bilimle olan ilişkisi mi yoksa insanlarla olan ilişkisi mi onu gerçek anlamda mutlu etmişti?

Hep soru sorduğumun farkındayım sevgili okur!  Ama illa bir cevap duymak istersen benden al sana yaklaşık mutluluk tanımım derim; iyi hissettiren insan, duygu, olay  ve eşyaların toplamı olan kavram!

Türk Dil Kurumu'nun mutluluk tanımını duymak ister misiniz ? İşte geliyor: "Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu". Ne yalan söyleyeyim ben çok etkilendim bu tanımdan! Düşünün ki bütün özlemleriniz sürekli ve eksiksiz olarak gerçekleşiyor. Buyrun hep birlikte bu tanımın eşliğinde etrafımıza bakalım. Evet dünyada mutlu insan yok maalesef...

Kişilere, hatta kurumlara göre değişir  mutluluk tanımı. Bira satmak istiyorsanız, alkolsüz bir hayatın mutluluk getireceği savını şiddetle reddedebilirsiniz. Çok çirkinseniz mutluluğun sırrının güzel insanlarda olduğuna inanmazsınız ya da çok güzelseniz çirkin bir insanla mutlu olmanın ne demek olduğunu idrak edemeyebilirsiniz.

Yazının kontrolümden çıktığını düşünüyor olabilirsiniz . Evet bir miktar ipin ucunu kaçırdığımı biliyorum ama henüz tekrar toparlamak mümkün. Ne diyorduk ; evet mutluluğun anahtarı gerçekten bir karşı cins ya da türevi bir ilişkide mi ?

Aslında hayatta ilerlerken karşılaştığımız tüm yaklaşımlar ve sorular mutluluğumuzu sürekli bir ilişkiye dayandırmaya çalışır. Zinde olduğunuz ve ışık saçtığınız tüm günler bu enerji bir sevgiliye delalet ediyormuş gibi davranılır. Yaptığınız her makyaj ya da şık bir kıyafet bir sevgiliye adanmış gibi yapılır. Biraz fazla gülümserseniz ilk fırsatta duyduğunuz soru şu olur; “ sevgilin mi var senin? “. Yeni bir uğraşınız vardır belki yaşama şevki veren ama imalar artar; “var var kesin bir şey !”

Hayatın kendisi ve hayatın bir parçası olarak bizler yani insanlar mutluluk tanımını bir ilişkinin kuyruğuna dolamak isteriz. Bu yüzden yalnız ve mutsuz insanlar sürüsü haline geldik belki de.

Bu yazıyı müsaadenizle burada noktalamak istiyorum. Sanal sevgili mevzuna girizgah için biraz uzun bir yazı oldu belki ama hissediyorum her şey güzel olacak…

**Yeni ödev : Bu yazıyı okuyan mutlu insanlar aşağıdaki yorum yap kısmına isimsiz olarak kendi mutluluk tanımlarını yazsınlar. Kimse yazmazsa da ne yapalım hayat devam ediyor... Sanal Sevgili Part 2 ile çok yakında yine buradayım.



9 Kasım 2012 Cuma

YAŞ 30 YOLUN YARISI EDER Mİ ?

Zaman öyle hızlı ilerliyor ki ( tabi ilerleyen birşey olması bizim yanılgımızda olabilir ), neredeyse bir yıl olmuş bir şeyler yazmayalı.

Ama son an da yetiştim bir yıla yenik düşmesin algımız diye. Hala takip eden kaldı mı bilmem ama bir sesimi duyun istedim.

Bu yıl içinde birçok şey yaptım. Yeni insanlar tanıdım, yeni kitaplar okudum, yeni şarkılar dinledim, yeni filmler izledim, yeni kararlar aldım, yeni hayaller kurdum...

En sevdiğim kısmı hayal kurmaktı, hiç gerçekleşmeyecek ama yalnızca bana ait olan kusursuz hayaller... Kusursuz dünya yalnızca hayallerde sevgili okur, acı ama gerçek ! (Yıllar sonra anlayacaktı hayallerin gerçeğe dönüştüğünü...)

Bu yılın diğer katkısı yaşımın sayısal hanesine yaptığı ilaveydi . Ben artık iltifatsız ve belki de yaşında gösteren bir olgunlukla 30 oldum nihayet!

Nihayet çünkü artan mahalle baskısının ivme kaybedeceği bir döneme girdim artık. Daha özgür hissetiğim bir yaşa eriştim, belki de hayat otuzunda başlıyordur iyimserliğinde bir ruh halindeyim.

Şair "yaş 35 yolun yarısı eder " diye büyük konuşmuş zamanında hatırlarsınız , büyük iddiasını müteakip 11 yıl daha yaşayıp ebediyete intikal etmiş!

Ben de ailemin yaşama ortalamasını göz önüne alarak geçmişte hep şöyle düşünürdüm: "Yaş 30 yolun yarısı eder !". Ama bu büyük lafı artık etmiyorum . Neden mi ?

Bu lafı ettiğim anda en iyi ihtimalle 10 yıl daha yaşayacağımı düşünüyorum şimdiler de, çünkü ne şairim ne de fazla şanslı.

Tabi bu durumda şunu sorabilirsiniz bana; yaşamak bir şans mıdır ?

Yaşım 30 oldu ama bu sorunun hala bir cevabını veremiyorum. "Öleceğimizi bile bile her gün yaşamaya nasıl devam ediyoruz ?" sorusu zaten muamma.

Ölüm döşeğindeki babamın yaşama isteğini hatırlıyorum zaman zaman . Belki birşeyleri  yarım bıraktığını düşünmek böyle hissettiriyordu. Belki öldüğünde ne olacağını bilmemek ...

İşte o yüzden çokta düşünmeden ilerlemek istiyorum artık hayatımda. Geçmişe bakınca gelecek çok ümit vaat etmese de hayat devam ediyor...Ve yine hayallerim var hiç gerçekleşmeseler de...

Not: Üstünde çalıştığım bir sanal sevgili projem var. İlerleyen günler de onu yazarım diye düşünüyorum size. Hep birlikte irdeleriz bu konuyu.  Ama siz bir ön hazırlık yapın Ryan Gosling'in rol aldığı "Lars and the Real Girl" filmini izleyin! Ev ödeviniz de var artık, haydi daha fazla oyalanmayın... :)

17 Kasım 2011 Perşembe

SONBAHAR



Gri bulutlar sarmıştı dört bir yanı. Güneş sızacak küçücük bir aralık arıyor ama bulamıyordu. Gözlerin kamaştığı günler geride kalmıştı artık. Bulutlar yer yüzüne yağmur bırakmak için çabalıyor ama küçük çiselerden fazlasını beceremiyorlardı. Sağanak arzusu dalga dalga yayılmasına rağmen rüzgarın dalgalandırdığı küçük damlacıklardan fazlasını göremeyecektik bir süre daha.


O gün bir çığlık gibi gelmişti bana. Sonbahar ‘ın çığlığı…

Yatağımın içinde uzun bir süre oturdum.Elim yanı başımdan ayırmadığım kitaba uzandı. Bıraktığım yerden devam etmek arzusundaydım ama aynı sayfaya boş boş bakmaktan sıkıldığımda kitabı geri bıraktım. Yatağın sıcaklığından odamın ılık havasına karıştım. Bir yandan gerinip bir yandan kütüphaneme göz attım.

Bir fincan kahveyle yatağa geri döndüğümde, pencerede beklediğimden daha fazla ışık vardı. Güneş hırslanmıştı ya da bulutlar vazgeçmişti. Pencereden gök yüzünü görmek için biraz eğilmem gerekti. Hala griydi, her şey olması gerektiği gibiydi. Kahvemi yudumlarken, bir yandan ayaklarımın ısınmasını bekledim.

Bugün diğer günlerden farklı olmayacaktı. Tatil olması ya da iş telaşı olmaması her şeyi daha renkli yapmayacaktı. Zaman yine çabuk akacak, tatlı bir tembellikle geçecekti bütün bir gün.

O günü farklı kılan mevsimin değiştiği gün olmasıydı.

Ve her sonbahar da olduğu gibi geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili düşünceler kafama üşüşmeye başladı. Ömrümün otuzuncu sonbaharına bir yıl kalmıştı. Sonbahar yaş haneme bir yıl daha ekleyen Kasım’ın da annesiydi ne de olsa. Hissettiğin yaşta olduğunu ya da hiç göstermiyorsun iltifatını içermeyen bir otuz yaşa doğru ilerlemek istiyordum aslında. Ama bir yandan da rakamlardan korkuyordum. İsimlerin ve rakamların gücüne inanmıştım yıllarca…

Geçmiş…Geçmiş tozlu bir ayna gibiydi. Bazı insanlar o aynayı kırıp atıyor, benim gibi bazılarıysa toz tabakasının altında ki silüetine bakmaya devam ediyordu. Benim gibilerden kastettiğim hayatta başladığı hiçbir şeyi tamamlayamamış, hep yarım bırakmış insanlar... Arkadaşlıkları, aşkları, projeleri…Hep yarım yamalak yaşadığınız şeylere dönüp dönüp bakmaktı hayat. Göğüsleyemediğiniz her imtihanı tekrar tekrar yaşamak…

Bugün sıkıcıydı. Yaşama standartlarımızı korumak için hepimizin sevmediğimiz işleri vardı. Kafa iznine müsaade yoktu. Kutsal bir ayinmiş gibi her gün aynı rutin işler tekrar ediliyordu.Neticesi olmayan, herhangi bir doyum hissi vermeyen boşa harcanmış saatlerden fazlası değildi bugün. Ve yarına dair hiçbir vaadi de yoktu…

Gelecek… Gelecek geçmişin bir gölgesi gibi gözüküyordu gözüme. Sıradan bir insanın geleceği geçmişinden çokta farklı olmuyordu. Zamanın getireceklerine dair umut sözcükleri, götürdüklerine duyulan özlem… Çokta büyük sürprizler beklememek gerekiyordu ve dedikleri gibi zaman aklın bir hastalığıydı belki de...

Artık Sonbahar gelmişti. Güneş tekrar yüzünü gösterene dek geçmiş, bugün ve gelecek üçgenine sıkışmaya devam edecektim. Kahvem soğumuştu. Ama ayaklarım hala sıcaktı. Yataktan çıktım. Kendimi tatlı tembelliğin kollarına bırakmak için televizyonun karşısına oturdum…

O gün Sonbahar ' ın geldiği gündü...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

SABAH YÜRÜYÜŞÜ

Daha ikinci gününde savsaklamış olsamda yürüyüş yapmaya başladım. Sabahın köründe, bir su şişesi bir ben düştük yola. Pazar sabahı saat 05.20...

Mübarek Cumartesi'den sonraki güne denk geldiği ve Pazar günü uyku günüdür saplantısından bir türlü kurtulunamadığı için in cin top oynuyordu  ortalıkta. Ben sahile doğru yürürken ancak bir iki araba geçti yanımdan. İçinde atletli abiler... Hangi sahil şeridinde magandalık yapacaklar bilinmez  ama onlarda benim gibi gayretliler...

Neyse efenim sessiz sedasız ve aynı tempoyu korumaya çalışarak sahile ulaştım. Dedim ya Mübarek Cumartesi ertesi diye,bir baktım benim gibi uykusunu almış gelmiş birkaç safın dışında hala geceyi bitirememiş insanlarla dolu ortalık. Gün aymasına rağmen polis devriye geziyor! 

Sabahlamış çifler mi dersin ( bütün geceyi birlikte geçirmişler ama ikide bir kucaklaşıp duruyolar , kucaklaşma günü filan sanırsın), üstlerinde battaniye uyuyan gençler mi ( bir grubun başında nargile vardı bütün gece tüttürmüşler ), okeye dördüncüyü bulmuşken sabahın köründe oynamaya devam edenler mi, balık tutanlar mı, meyhaneden yeni çıkmış sahil kenarında çay içenler mi? Arkadaş herkes burdaymış bir biz yokmuşuz... Ne hayaller kurmuştum oysa bir deniz bir ben! Dalga sesi dinliyecem , kendi içime yönelicem , şu arayıpta bir türlü bulamadığım huzuru bulucam.

Bu kadar dış faktörle huzur bulunmaz deyip yoluma devam ettim. Tempo aynı kalacak, burundan nefes alınıp ağızdan verilecek, bir iki... Anaaaa o ne amcalar denize giriyolar. İstanbul 'da ne zamandır denize giriliyor sorusu ve yetmişlik bir amcanın slip mayosuyla kırıtarak denize seğirtmesinin şaşkınlığı arasında biraz hızlanmışım. Yaklaşık 1 km bu tempoyla ilerledikten sonra baktım  insanlar uzakta kaldı, biraz daha yürüsem zaten anayola çıkıcam artık bir mola verip soluklanayım dedim. Kayaların üstünden hopla zıpla denize biraz yaklaşıp iki dalga sesi duyma hevesiyle çömeldim.

Dalgalar kıyıdaki taşlara çarpıyor, güneş yeni doğmuş ışıl ışıl denizin üstünde... Bir baktım ben hesap yapıyorum; yolda kaç bira şişesi gördüm, kaç tane kusmuk vardı, bu kusanların hepsi aynı meyhaneden mi çıkmıştı, bu insanlar niye iki de bir sarılıp duruyodu, dün bu sahilde ortalama kaç kilo çekirdek tüketilmişti, sahildeki çimleri sulamak için kaç tane fıskiye kullanılıyodu, bir günde ortalama kaç ton su harcanıyor olabilirdi vs. Hani huzur bulacaktım, hani Son Samuray'daki gibi "hiç düşünce" yapacaktım, ufkum açılacaktı, yüreğim genişleyecekti...

Şehir insanı olmak zor  vesselam. Hiç düşünmeden, tamamen çevreye duyarsız, kendinle kalabilmenin imkanı yok! Yürümenin bedene faydası var, ama  bir düşüncesiz olamadım gitti...

27 Kasım 2010 Cumartesi

Cennette Beş Dakika



Son günlerde yine ve yeniden başımda kara bulutlar dolanıyor. Yanlış anlama bu öyle kara bahtım kem talihim kuruntusu değil. Hayatımı öyle saçma kuruntulara kurban etme niyetim hiç olmadı. Hatta dünya öyle çok acıyla dolu ki, yaratıcının bana karşı çok cömert olduğunu düşünürüm.

Benim kara bulutlarım zihnimde dolaşır. Her an tetikte beklerim onları gökyüzüne salmak için. Yaramaz bir çocuk gibi etrafıma neşe saçarken bile bulutlarımın gölgeleri yanımdadır. Sinsi değildir onlar, öyle habersiz ya da istemeden çıkmazlar ortaya. Ben onları besledikçe güçlenir, güçlendikçe önce fiziksel sonra zihinsel farkındalıkla hayat bulurlar.

Önce saçlarım dökülmeye başladı. Kemoterapi tedavisi gören kanser hastaları gibi tutam tutam saçlarımı çöp kutusuna savurdum. Sonra kaşlarım ve kirpiklerim döküldü. Zaten seyrek olan kaşlarımın artık gözümü korumaya bile niyeti yok! Sonra yüzümde ve saç diplerimde sivilceler çıkmaya başladı.  Hani şu uçları iltihaplı olanlardan. Sonra bütün vücuduma yayıldılar. Daha sonra insanları dinlememeye başladım. Gerçi sıkça yaparım bunu, onlar konuşurken dinler gibi görünür ama başka şeyler düşünürüm. Daha az önemli ama rahatlatıcı şeyler... Daha sonra çok yorgun ve uykusuz olduğum günlerde bile uyuyamamaya başladım. Uykusuzluk, sonra binlerce kez tövbe etsem bile  temizleyemeyeceğim kirli düşünceler sokmaya çalıştı beynime. Benim dur komutlarım daha uzun uykusuzlukları besledi. Bir de baktım hava gerçekten bulutlu.

Garip gelecek belki ama ben bulutlu havaları severim. Bir de deli gibi esen rüzgarları. Güneşin her şeyi açığa çıkarttığını, her şeyi aydınlattığını düşünüyor olabilirsin. Oysa o insanların gözlerini kamaştırır. Bırak dışardaki hayata bakmanı, kalp gözüne bile tesir edip içine bakmanı engeller. Dışardaki yanılsama, içteki huzuru kaçırır. Bulutu ve rüzgarı özlersin...

Eminim dışardan insanlar bana bakıyor ve şöyle diyorlar: Güneşli bir günde, daracık sokakta top peşinden koşturan haylaz bir çocuk gibi. Hatta okul yıllığında bir arkadaş şöyle yazmıştı; dünyanın gamını, tasasını boşvermiş biri. Oysa ki ben " Mutluluğun resmini çizebilir misin ? " gibi saçma bir soruya nasıl cevap vereceğini bilemeyen şaşkın bir insandan başkası olamıyorum bu hayatta. Güneş ne zaman doğudan yükselse, yönümü batıya çeviriyorum. Ve güneş ne zaman batıda kaybolsa, onu beklemek için tekrar doğuya bakıyorum.

Okuyucu biliyorum kafan karışık . Yazı nereye gidecek , sonu nereye bağlanacak merak ediyorsun... Bu yazının bir sonu yok. Bunları bir sonuca bağlamak için anlatmıyorum. Bulutları getiren sebepleri de burada anlatamam.  Sadece şunu bil istiyorum. Herkesin cennette beş dakika geçirmek gibi bir hayali olabilir. Ve herkes yeşil çimenlerin uçsuz bucaksız uzandığı güneşli bir cennetti bekliyor olabilir... İşte benim de tek isteğim hayatın patırtısı devam ederken cennette beş dakika geçirmek . Ama benim cennetimde hava bulutlu olmalı...

14 Ekim 2010 Perşembe

Kurabiyem ...

Kim derdi ki bu Sultan 'ın blogunda bir gün yemek tarifleri olacak. Kim derdi ki... Ya yalan olacak şimdi böyle şeyler söylersem. Doğrusu şöyle: Bu Sultan acayip yemek yapma meraklısıdır, sürekli yemek dergileri alır, ünlü ahçıların tariflerini kitaplarını araştırır, işten fırsat bulduğu vakitler de bayramlarda seyranlarda yeni tarifler dener, başkaları yaptıklarını taktir edip eline sağlık dedikçe zevkten dört köşe olur! İnsanlar ona yemeklerin anne yemeği gibi derler. Eli böyle yiyecek bir şeye değdi mi o bambaşka bir şey olur( aha da amma abarttım haaa ). Öyle blogunda yemek tarifi, el işi örgü filan paylaşacak bir tip değildir amma kendi dünyasında bu işlerle haşır neşir olmaktan hazzeder (onunda içinde bir fırın sütlaç hanım var, hep inkar etse de ).

Aslında bu yazıyı ve biraz sonra paylaşacağım tarifi Penelope' a  itaf ediyorum. Geçenler de yazdığı yazı ilham oldu, daha doğrusu dokundu galiba bana. Benim kurabiye yapacağım çocuklarım yok ,kurabiye yapabiliyorum. Peno'nun dünya tatlısı bir oğlu var, kurabiye yapamıyor. Hani derler ya Allah iki iyiliği bir arada vermiyor işte! Bak şimdi yine yalan söyledim ,O istediğine neler neler veriyor. Hayatta her şey hazır olmakla ilgili, hazır olduğunda her şey bir anda oluveriyor.

Yukarıda çok övündüm ama yemek yapmak kolay hadise aslında. Doğru tarif ve biraz istekle olmayacak şey yok . Severek yapılan her şeyin neticesi güzel ne de olsa... Hani derler ya yaptığın yemeğe sevgini de katarsan güzel olur diye tamamen gerçek. Fazla edebi gelse de her gün "bugün ne pişirsem" telaşıyla ya da kahrederek yapılan yemek güzel olmuyor. Gerçi benim prosedür biraz daha zor, mutfakta geçirdiğim her an dua edip, aklımdan güzel şeyler geçirmeye çalışıyorum! Arkada çalan bir de müzik varsa yemek yapmak dinlendirici ve eğlendirici bir olaya dönüşüyor .

Gelelim tarife :

Not : Bu tarifi bir zamanlar internetten bulmuştum. İnternetten bulunan her tarif güzeldir bir yanılsama olur ama denemekten zarar gelmez . Ben denedim ve pişman olmadım.

Tarifin İsmi : Nescafe ' li Kurabiye

Malzemeler :
5 yemek kaşığı pudra şekeri
2 yumurta sarısı
1 paket kabartma tozu
1 paket oda sıcaklığında margarin ( mıncıklanabilmesi için yumuşak olması gerekiyor ve tereyağı kullanmak daha doğru olur )
1 yemek kaşığı klasik nescafe (cappicino karışımı da kullanabilirsiniz )
1 çay bardağı dövülmüş fındık
aldığı kadar un

İcraat : Kurabiye yaparken öncelikle pudra şekeri ve yağı birlikte mıncıklamak lazım. Sonra sırayla diğer malzemeleri ekleyip hamurumuzu yapıyoruz. Hamur sert olmayacak, kolay kopabilir ve şekil alabilir olmalı.

Hamurun içine koyduğumuz yumurta sarılarının beyazlarını da kullanıyoruz. Şöyle ki hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp yuvarlıyor sonra bu parçayı önce yumurta beyazına batırıp sonra fındığa buluyoruz ve tepsiye diziyoruz . Tepsiyi yağlamaya gerek yok biraz un serpiştirmek yeterli . Sonra 180 derece ısıtılmış fırında 15 -20 dk . pişiriyoruz. Hepsi bu kadar!

Kendimi Julie and Julia filminde yemek tariflerini blogdan paylaşan kadın gibi hissettim . Dün Peno' ya yarın sana bir süprizim var dediğim de farklı beklentiler içine girmişti . Penelope canım , işte benim kurabiyem ....


Kurabiyem :)