22 Şubat 2013 Cuma

SANAL SEVGİLİ PART 1




 Yine arayı açtım değil mi ? Ev ödevi verdim yazacağım hep birlikte üzerine konuşacağız dedim ama işler güçler müsaade etmedi . Söz veriyorum daha sık yazacağım artık !

30 yaşımın üzerinden 3,5 ay geçti yaklaşık... Belki yeri değil ama bir sayı tümcesinin arasına virgül girince bende bir mutluluk hasıl olur genelde. Siz de tam olmayan rakamları seviyor musunuz bilmem ama bir sayının tam ve eksiksiz olması beni rahatsız eder . Hatta küsuratlı rakamları neden illa tamamlamak isteriz , ona altındaki ya da üstündeki bir rakamın değerini biçmeye çalışırız anlamam. Biliyorum matematik bunu çok güzel açıklıyor ama ben matematiğin de bazen açıklanamayan hayatın bir parçası olmasını istediğim için onun da zaman zaman kusur yaratmasını bekliyorum sanırım. Evet 30 yaşımın üstünden kusurlu bir rakamsal değeri olan ama sevimli bir 3,5 ay geçti.

Bu yaşın beni daha özgür kıldığını söylemiştim daha önce . Hala aynı şeyleri düşünüyorum. Belki hayatımın dönüm noktası değil , belki çok fazla şey değişmedi bu zaman diliminde ama söylenişi bile tedirgin eden bir yaşın kolları altına sığınmak mutlu etti beni .

Mutlu olmak dedim de hadi mutluluk üzerine konuşalım birazda. Mutlu olmaktan ne anlıyoruz . Gerçekten tüm dünya bir şekilde ilişkiler ve cinsellik çevresinde mi dönüyor ? Hayatında bir kadın olmayan bir erkek , hayatında erkek olmayan bir kadın ya da bunun değişik versiyonlarıyla ilgili beklentisi olan homosapien topluluk mutsuz mu ?

Einstein'in bir lafı var bilirsiniz :" Mutlu olmak istiyorsan bir amaca bağlan insanlara ya da eşyalara değil !" der.Einstein mutlu muydu ? Bilimle olan ilişkisi mi yoksa insanlarla olan ilişkisi mi onu gerçek anlamda mutlu etmişti ?

Hep soru sorduğumun farkındayım sevgili okur !  Ama illa bir cevap duymak istersen benden al sana yaklaşık mutluluk tanımım derim ; iyi hissettiren insan , duygu, olay  ve eşyaların toplamı olan kavram !

Türk Dil Kurumu'nun mutluluk tanımını duymak ister misiniz ? İşte geliyor : "Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu" . Ne yalan söyleyeyim ben çok etkilendim bu tanımdan ! Düşünün ki bütün özlemleriniz sürekli ve eksiksiz olarak gerçekleşiyor.Buyrun hep birlikte bu tanımın eşliğinde etrafımıza bakalım. Evet dünyada mutlu insan yok maalesef..

Kişilere, hatta kurumlara göre değişir  mutluluk tanımı. Bira satmak istiyorsanız , alkolsüz bir hayatın mutluluk getireceği savını şiddetle reddedebilirsiniz. Çok çirkinseniz mutluluğun sırrının güzel insanlarda olduğuna inanmazsınız ya da çok güzelseniz çirkin bir insanla mutlu olmanın ne demek olduğunu idrak edemeyebilirsiniz.

Yazının kontrolümden çıktığını düşünüyor olabilirsiniz . Evet bir miktar ipin ucunu kaçırdığımı biliyorum ama henüz tekrar toparlamak mümkün. Ne diyorduk ; evet mutluluğun anahtarı gerçekten bir karşı cins ya da türevi bir ilişkide mi ?

Aslında hayatta ilerlerken karşılaştığımız tüm yaklaşımlar ve sorular mutluluğumuzu sürekli bir ilişkiye dayandırmaya çalışır.Zinde olduğunuz ve ışık saçtığınız tüm günler bu enerji bir sevgiliye delalet ediyormuş gibi davranılır . Yaptığınız her makyaj ya da şık bir kıyafet bir sevgiliye adanmış gibi yapılır. Biraz fazla gülümserseniz ilk fırsatta duyduğunuz soru şu olur ; “ sevgilin mi var senin ? “ . Yeni bir uğraşınız vardır belki yaşama şevki veren ama imalar artar ; “var var kesin bir şey !”

Hayatın kendisi ve hayatın bir parçası olarak bizler yani insanlar mutluluk tanımını bir ilişkinin kuyruğuna dolamak isteriz. Bu yüzden yalnız ve mutsuz insanlar sürüsü haline geldik belki de.

Bu yazıyı müsaadenizle burada noktalamak istiyorum. Sanal sevgili mevzuna girizgah için biraz uzun bir yazı oldu belki ama hissediyorum her şey güzel olacak…

**Yeni ödev : Bu yazıyı okuyan mutlu insanlar aşağıdaki yorum yap kısmına isimsiz olarak kendi mutluluk tanımlarını yazsınlar . Kimse yazmazsa da ne yapalım hayat devam ediyor . Sanal Sevgili Part 2 ile çok yakında yine buradayım.







9 Kasım 2012 Cuma

YAŞ 30 YOLUN YARISI EDER Mİ ?

Zaman öyle hızlı ilerliyor ki ( tabi ilerleyen birşey olması bizim yanılgımızda olabilir ) , neredeyse bir yıl olmuş birşeyler yazmayalı .

Ama son anda yetiştim bir yıla yenik düşmesin algımız diye . Hala takip eden kaldı mı bilmem ama bir sesimi duyun istedim.

Bu yıl içinde birçok şey yaptım . Yeni insanlar tanıdım , yeni kitaplar okudum , yeni şarkılar dinledim , yeni filmler izledim , yeni kararlar aldım , yeni hayaller kurdum.

En sevdiğim kısmı hayal kurmaktı tabi , hiç gerçekleşmeyecek ama yalnızca bana ait olan kusursuz hayaller...Kusursuz dünya yalnızca hayallerde sevgili okur , acı ama gerçek !

Bu yılın diğer katkısı yaşımın sayısal hanesine yaptığı ilaveydi . Ben artık iltifatsız ve belki de yaşında gösteren bir olgunlukla 30 oldum nihayet ...

Nihayet çünkü artan mahalle baskısının ivme kaybedeceği bir döneme girdim artık . Daha özgür hissetiğim bir yaşa eriştim , belki de hayat otuzunda başlıyordur iyimserliğinde bir ruh halindeyim.

Şair "yaş 35 yolun yarısı eder " diye büyük konuşmuş zamanında hatırlarsınız  , büyük iddiasını müteakip 11 yıl daha yaşayıp ebediyete intikal etmiş !

Ben de ailemin yaşama ortalamasını göz önüne alarak geçmişte hep şöyle düşünürdüm ;  "yaş 30 yolun yarısı eder !" . Ama bu büyük lafı artık etmiyorum . Neden mi ?

Bu lafı ettiğim anda en iyi ihtimalle 10 yıl daha yaşayacağımı düşünüyorum şimdilerde , çünkü ne şairim ne de fazla şanslı.

Tabi bu durumda şunu sorabilirsiniz bana ; yaşamak bir şans mıdır ?

Yaşım 30 oldu ama bu sorunun hala bir cevabını veremiyorum . "Öleceğimizi bile bile hergün yaşamaya nasıl devam ediyoruz ?" sorusu zaten muamma.

Ölüm döşeğindeki babamın yaşama isteğini hatırlıyorum zaman zaman . Belki birşeyleri  yarım bıraktığını düşünmek böyle hissettiriyordu . Belki öldüğünde ne olacağını bilmemek ...

İşte o yüzden çokta düşünmeden ilerlemek istiyorum artık hayatımda . Geçmişe bakınca gelecek çok ümit vaat etmesede hayat devam ediyor...Ve yine hayallerim var hiç gerçekleşmeselerde...

Not : Üstünde çalıştığım bir sanal sevgili projem var  . İlerleyen günlerde onu yazarım diye düşünüyorum size . Hep birlikte irdeleriz bu konuyu .  Ama siz bir ön hazırlık yapın Ryan Gosling'in rol aldığı "Lars and the Real Girl" filmini izleyin .Ev ödeviniz de var artık , hadi daha fazla oyalanmayın . :)

17 Kasım 2011 Perşembe

SONBAHAR



Gri bulutlar sarmıştı dört bir yanı.Güneş sızacak küçücük bir aralık arıyor ama bulamıyordu.Gözlerin kamaştığı günler geride kalmıştı artık.Bulutlar yer yüzüne yağmur bırakmak için çabalıyor ama küçük çiselerden fazlasını beceremiyorlardı . Sağanak arzusu dalga dalga yayılmasına rağmen rüzgarın dalgalandırdığı küçük damlacıklardan fazlasını göremeyecektik bir süre daha .


O gün bir çığlık gibi gelmişti bana . Sonbahar ‘ın çığlığı…

Yatağımın içinde uzun bir süre oturdum.Elim yanı başımdan ayırmadığım kitaba uzandı. Bıraktığım yerden devam etmek arzusundaydım ama aynı sayfaya boş boş bakmaktan sıkıldığımda kitabı geri bıraktım . Yatağın sıcaklığından odamın ılık havasına karıştım.Bir yandan gerinip bir yandan kütüphaneme göz attım.

Bir fincan kahveyle yatağa geri döndüğümde , pencerede beklediğimden daha fazla ışık vardı.Güneş hırslanmıştı ya da bulutlar vazgeçmişti . Pencereden gök yüzünü görmek için biraz eğilmem gerekti.Hala griydi , her şey olması gerektiği gibiydi. Kahvemi yudumlarken , bir yandan ayaklarımın ısınmasını bekledim.

Bugün diğer günlerden farklı olmayacaktı . Tatil olması ya da iş telaşı olmaması her şeyi daha renkli yapmayacaktı. Zaman yine çabuk akacak , tatlı bir tembellikle geçecekti bütün bir gün.

O günü farklı kılan mevsimin değiştiği gün olmasıydı.

Ve her sonbaharda olduğu gibi geçmiş , bugün ve gelecekle ilgili düşünceler kafama üşüşmeye başladı.Ömrümün otuzuncu sonbaharına bir yıl kalmıştı . Sonbahar yaş haneme bir yıl daha ekleyen Kasım’ın da annesiydi ne de olsa . Hissettiğin yaşta olduğunu ya da hiç göstermiyorsun iltifatını içermeyen bir otuz yaşa doğru ilerlemek istiyordum aslında . Ama bir yandan da rakamlardan korkuyordum . İsimlerin ve rakamların gücüne inanmıştım yıllarca…

Geçmiş…Geçmiş tozlu bir ayna gibiydi.Bazı insanlar o aynayı kırıp atıyor , benim gibi bazılarıysa toz tabakasının altında ki silüetine bakmaya devam ediyordu . Benim gibilerden kastettiğim hayatta başladığı hiçbir şeyi tamamlayamamış , hep yarım bırakmış insanlar . Arkadaşlıkları , aşkları , projeleri…Hep yarım yamalak yaşadığınız şeylere dönüp dönüp bakmaktı hayat . Göğüsleyemediğiniz her imtihanı tekrar tekrar yaşamak…

Bugün sıkıcıydı . Yaşama standartlarımızı korumak için hepimizin sevmediğimiz işleri vardı . Kafa iznine müsaade yoktu. Kutsal bir ayinmiş gibi her gün aynı rutin işler tekrar ediliyordu.Neticesi olmayan, herhangi bir doyum hissi vermeyen boşa harcanmış saatlerden fazlası değildi bugün . Ve yarına dair hiçbir vaadi de yoktu…

Gelecek…Gelecek geçmişin bir gölgesi gibi gözüküyordu gözüme.Sıradan bir insanın geleceği geçmişinden çokta farklı olmuyordu . Zamanın getireceklerine dair umut sözcükleri , götürdüklerine duyulan özlem … Çokta büyük sürprizler beklememek gerekiyordu ama zaman aklın bir hastalığıydı..

Artık Sonbahar gelmişti . Güneş tekrar yüzünü gösterene dek geçmiş , bugün ve gelecek üçgenine sıkışmaya devam edecektim. Kahvem soğumuştu.Ama ayaklarım hala sıcaktı . Yataktan çıktım.Kendimi tatlı tembelliğin kollarına bırakmak için televizyonun karşısına oturdum…

O gün Sonbahar ' ın geldiği gündü...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

SABAH YÜRÜYÜŞÜ

Daha ikinci gününde savsaklamış olsamda yürüyüş yapmaya başladım . Sabahın köründe , bir su şişesi bir ben düştük yola .. Pazar sabahı saat 05.20 .

Mübarek cumartesiden sonraki güne denk geldiği ve pazar günü uyku günüdür saplantısından bir türlü kurtulunamadığı için in cin top oynuyordu  ortalıkta . Ben sahile doğru yürürken ancak bir iki araba geçti yanımdan. İçinde atletli abiler .. Hangi sahil şeridinde magandalık yapacaklar bilinmez  ama onlarda benim gibi gayretliler ...

Neyse efenim sessiz sedasız ve aynı tempoyu korumaya çalışarak sahile ulaştım. Dedim ya mübarek cumartesi ertesi diye ,bir baktım benim gibi uykusunu almış gelmiş bir kaç safın dışında hala geceyi bitirememiş insanlarla dolu ortalık . Gün aymasına rağmen polis devriye geziyor . 

Sabahlamış çifler mi dersin ( bütün geceyi birlikte geçirmişler ama ikide bir kucaklaşıp duruyolar , kucaklaşma günü filan sanırsın ) , üstlerinde battaniye uyuyan gençler mi ( bir grubun başında nargile vardı bütün gece tüttürmüşler ) ,  okeye dördüncüyü bulmuşken sabahın köründe oynamaya devam edenler mi , balık tutanlar mı , meyhaneden yeni çıkmış sahil kenarında çay içenler mi ? Arkadaş herkes burdaymış bir biz yokmuşuz ..Ne hayaller kurmuştum oysa bir deniz bir ben .. Dalga sesi dinliyecem , kendi içime yönelicem , şu arayıpta bir türlü bulamadığım huzuru bulucam .

Bu kadar dış faktörle huzur bulunmaz deyip yoluma devam ettim . Tempo aynı kalacak , burundan nefes alınıp ağızdan verilecek , bir iki .. Ana o ne amcalar denize giriyolar . İstanbul ' da ne zamandır denize giriliyor sorusu ve yetmişlik bir amcanın slip mayosuyla kırıtarak denize seğirtmesinin şaşkınlığı arasında biraz hızlanmışım. Yaklaşık 1 km bu tempoyla ilerledikten sonra baktım  insanlar uzakta kaldı , biraz daha yürüsem zaten anayola çıkıcam artık bir mola verip soluklanayım dedim. Kayaların üstünden hopla zıpla denize biraz yaklaşıp iki dalga sesi duyma hevesiyle çömeldim.

Dalgalar kıyıdaki taşlara çarpıyor , güneş yeni doğmuş ışıl ışıl denizin üstünde ... Bir baktım ben hesap yapıyorum ; yolda kaç bira şişesi gördüm , kaç tane kusmuk vardı , bu kusanların hepsi aynı meyhaneden mi çıkmıştı , bu insanlar niye ikide bir sarılıp duruyodu , dün bu sahilde ortalama kaç kilo çekirdek tüketilmişti , sahildeki çimleri sulamak için kaç tane fıskiye kullanılıyodu , bir günde ortalama kaç ton su harcanıyor olabilirdi vs. Hani huzur bulacaktım , hani son samuraydaki gibi "hiç düşünce" yapacaktım , ufkum açılacaktı , yüreğim genişleyecekti ...

Şehir insanı olmak zor  vesselam . Hiç düşünmeden , tamamen çevreye duyarsız , kendinle kalabilmenin imkanı yok. Yürümenin bedene faydası var , ama  bir düşüncesiz olamadım gitti...

10 Temmuz 2011 Pazar

GELDİM

Hey blog alemi ! Döndüm lan , ben geldim .. Kime diyorum ... Geldim oğlum ! Özlemişim geldim ...Gelmek istedim geldim... Kafama esti , gözlerim seğirdi geldim ... Size diyorum ! Kimse yok mu ?

Uzun zaman olmuş yazmayalı . En son Haşmet ' in benimle çakışan yeni yıl takviminin yazısını paylaşmışım . Sonra takvimin ibresi şaşıp beklenen yeni yıl ve beklenen bahar hiç gelmeyince takvimi  anlatan yazı kalmış blog 'un tepesinde ..

Şaşılacak bir şey yok .. Beklentiler , beklenenler üstadın şiirinde olduğu gibi hiç gelmeyecek aslında .. Bunu farketmem hayli zaman aldı (niye vakit kaybederiz bilmem ) , ben de onun gibi  "Bırak vehmimde gölgeni  / Gelme , artık neye yarar ? " deyip tribünden inmeye karar verdim.

Dönmeye karar verince ne zamandır uğramadığım blogları ziyaret ettim. Herkes bıraktığım gibi mi ? Hali vakti yerinde mi diye yokladım . Baktım buralarda da pek değişen birşey yok . Yeni yılın eskisinden pek bir farkı olmamış . Yine kader ajanları çalışmış , yol haritaları değişmiş ... Ama alemin depresif , paranoyak gidişatı pek değişmemiş ...

Öküz nü'ye sarmış , Penelope hala yalnız .. Lady yazmaktan vazgeçmemiş . Leb demeden hala leb demeden leblebiyi anlıyo .. Buralar aynı yani ..

Neyse artık bende geldim. Eskisinden daha piskopat , daha canavar bir pesimist olarak ...
Artık başka .. Burdayım lan geldim diyorum ...

1 Ocak 2011 Cumartesi

Benim Takvimim

İnsanız.

Kültür diye bir şey var.

Derin izler bırakan bir geçmişe, büyük umutlar beslediğimiz bir geleceğe yaslanıyoruz.

Geçmişin geçmek bilmediği; beklediğimiz geleceğin biz bu dünyadan ayrılmadan önce gelemediği konusunu açıp işi dallandırıp budaklandırmak istemiyorum.

Ama hele bir de...

Bizi prangalayan işimiz gücümüz var.

İşte o yüzden zamana dair o büyük yalana; yani takvim denilen uyduruğa muhtacız.

Hem muhtacız hem de mahpusuyuz o takvimin!

***

Yine de manevi anlamıyla özel durakları ve bayramları bir yana bırakırsak...

İnanıyorum ki, asıl değer vermemiz gereken zaman haritası kişisel takvimlerimiz olmalıdır!

Benim yeni yılım mesela...

Baharla gelir.

Yılbaşım, yaklaşık olarak mart ayının üçüncü hafta başıdır.

O günlerde bir şeylerin eskidiğini, zamanın yaprağını sararıp solduğunu hissederim.

Ve kendi çapımda bir uğurlama töreni düzenler, hemen yola çıkarım.

İşte o vakit...

Sabahın ilk ışıklarının asfaltın üzerine düştüğü saatlerde hayatımda yeni bir sayfa açıldığını anlarım.

***

Bütün bunlara rağmen...

Mevsimler ve geceyi gündüzden ayıran çizgi bile sandığımızdan daha önemsizdir.

Çünkü kalbin mevsimleridir bizi açtıran ve solduran! Ben, mesela...

Seviyorsam, bahar hep sürer.

Her ayrılık kıştır.

Dünyayla aram iyiyse, yaşamak tat veriyorsa, huzur yanı başıma sokulmuşsa...

Ruhumda tek bir mevsim hüküm sürer: Yaz.

Ve o melankolik günlerim! Ölümle dostluğum. İşte o durumda bir dakika içinde bütün mevsim değişir; sonbahar olur.
 
Haşmet Babaoğlu
SABAH
 
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2010/12/31/benim_takvimim

25 Aralık 2010 Cumartesi

YENİ

Babam çift yılların kendine uğurlu geldiğine inanırdı . Onu buna inandıran bize duyduğu sevgiydi . Bütün çocukları çift yıllarda doğmuştu …

Şimdi gelin birlikte benim yol haritama bakalım . Sene 1982 .. Doğduğum yıl çift sayıyla bitiyor . Sene 2000 .. Üniversiteye başladım . Sene 2005 mezun oldum . Sene 2006 ilk ciddi işime girdim . Sene yine 2006 babam öldü . Sene 2010 hala ilk ciddi işimde çakılmış durumdayım. Sene 2010 mutsuzum …

Zamanı yanımıza almak için kullandığımız iyi bir laf var : “ Bugünün dünden farkı ne ? “ . Her gün bu soruyu soruyorum kendime .. Bugünün dünden farkı ne ? Rakamlar için iyimser , hayat içinse küçük düşürücü bir cümle . Bir de ; “ hayat öyle böyle geçiyor “ diye bir laf var ki hayatla dalgasını geçiyor . Yoksa insanla mı ?

Yeni bir yıl geliyor … Tek rakamla bitiyor. Rakamlarla değil ama hayatla sorunu olan biri olarak yeni yıldan ne beklemeliyim diye düşünüyorum. Birileri ağaç süsleyip kırmızı donlar alırken öylece seyrediyorum olup bitenleri . Kırmızı donların kimseye uğur getirmediği gibi rakamlarda uğur getirmiyor .Ve yeni yıla bakmak , geriye dönüp baktığım zamanlar kadar canımı acıtıyor…

27 Kasım 2010 Cumartesi

Cennette Beş Dakika



Son günlerde yine ve yeniden başımda kara bulutlar dolanıyor . Yanlış anlama bu öyle kara bahtım kem talihim kuruntusu değil . Hayatımı öyle saçma kuruntulara kurban etme niyetim hiç olmadı . Hatta dünya öyle çok acıyla dolu ki , yaratıcının bana karşı çok cömert olduğunu düşünürüm .

Benim kara bulutlarım zihnimde dolaşır . Her an tetikte beklerim onları gökyüzüne salmak için . Yaramaz bir çocuk gibi etrafıma neşe saçarken bile bulutlarımın gölgeleri yanımdadır . Sinsi değildir onlar , öyle habersiz ya da istemeden çıkmazlar ortaya . Ben onları besledikçe güçlenir , güçlendikçe önce fiziksel sonra zihinsel farkındalıkla hayat bulurlar .

Önce saçlarım dökülmeye başladı . Kemoterapi tedavisi gören kanser hastaları gibi tutam tutam saçlarımı çöp kutusuna savurdum . Sonra kaşlarım ve kirpiklerim döküldü . Zaten seyrek olan kaşlarımın artık gözümü korumaya bile niyeti yok . Sonra yüzümde ve saç diplerimde sivilceler çıkmaya başladı . Hani şu uçları iltihaplı olanlardan .Sonra bütün vücuduma yayıldılar . Daha sonra insanları dinlememeye başladım . Gerçi sıkça yaparım bunu , onlar konuşurken dinler gibi görünür ama başka şeyler düşünürüm . Daha az önemli ama rahatlatıcı şeyler.. Daha sonra çok yorgun ve uykusuz olduğum günlerde bile uyuyamamaya başladım . Uykusuzluk , sonra binlerce kez tövbe etsem bile  temizleyemeyeceğim kirli düşünceler sokmaya çalıştı beynime . Benim dur komutlarım daha uzun uykusuzlukları besledi . Bir de baktım hava gerçekten bulutlu .

Garip gelecek belki ama ben bulutlu havaları severim . Bir de deli gibi esen rüzgarları . Güneşin herşeyi açığa çıkarttığını , herşeyi aydınlattığını düşünüyor olabilirsin . Oysa o insanların gözlerini kamaştırır . Bırak dışardaki hayata bakmanı , kalp gözüne bile tesir edip içine bakmanı engeller . Dışardaki yanılsama , içteki huzuru kaçırır . Bulutu ve rüzgarı özlersin ...

Eminim dışardan insanlar bana bakıyor ve şöyle diyorlar : Güneşli bir günde , daracık sokakta top peşinden koşturan haylaz bir çocuk gibi . Hatta okul yıllığında bir arkadaş şöyle yazmıştı ; dünyanın gamını , tasasını boşvermiş biri . Oysa ki ben " Mutluluğun resmini çizebilir misin ? " gibi saçma bir soruya nasıl cevap vereceğini bilemeyen şaşkın bir insandan başkası olamıyorum bu hayatta . Güneş ne zaman doğudan yükselse , yönümü batıya çeviriyorum . Ve güneş ne zaman batıda kaybolsa , onu beklemek için tekrar doğuya bakıyorum .

Okuyucu biliyorum kafan karışık . Yazı nereye gidecek , sonu nereye bağlanacak merak ediyorsun .. Bu yazının bir sonu yok . Bunları bir sonuca bağlamak için anlatmıyorum . Bulutları getiren sebepleri de burada anlatamam .  Sadece şunu bil istiyorum . Herkesin cennette beş dakika geçirmek gibi bir hayali olabilir . Ve herkes yeşil çimenlerin uçsuz bucaksız uzandığı güneşli bir cennetti bekliyor olabilir ... İşte benim de tek isteğim hayatın patırtısı devam ederken cennette beş dakika geçirmek . Ama benim cennetimde hava bulutlu olmalı ...